ÖLÜMDEN SONRA ZENGİN OLMAK !

18 Haziran 2019 209 views 0

Yaşamları boyunca muhteşem eserler ürettiği halde beş parasız, sefalet içinde yaşamış; eserleri ancak ölümlerinden sonra neredeyse milyon dolarlara satılmış ünlü ressamlar vardır. Başka sanat dallarında da vardır; ama biz biraz sonra Mark Twain’in “Yaşıyor mu? Öldü mü?” öyküsünün konusu ressamlar olduğu için resmi seçtik.

Öyküye geçmeden önce kimdi bu ressamlar kısaca hatırlayalım: Ünlü Hollandalı ressam Rembrandt, kübizmin babası İspanyol ElGreco, öldüğünde tanınmayan İtalyan ressam Amadeo Modigliani, yalnız ve yoksul PaulGauguin, postempresyonist dönemin büyük Fransız ressamı Toulouse Lautrec, resimlerini sadece boya ve yemek almak için ucuz fiyata satan VanGogh ve benzerleri…

Yine öyküye geçmeden Mark Twain’den (1835-1910) de kısaca bahsedelim. Denizcilikle yakından ilgilenen, keskin zekası ve güçlü mizah yeteneği ile döneminin en ünlü Amerikalı yazarı Samuel Langhorne Clemens, yazılarında, bir süre çalıştığı Mississippi gemilerinde “iki kulaç derinlik” anlamına gelen Mark Twain takma adını kullandı. Ve aşağıdaki mizahi öyküyü de ancak Mark Twain’in yazabilirdi. Başlayalım:

YAŞIYOR MU? ÖLDÜ MÜ?

Mark Twain

1892 Mart’ını Menton kasabasında geçiriyordum. Son günlerde orada biriyle tanıştım. Kimliğini kısmen olsun gizlemek için Smith adıyla bahsedeceğim kendisinden. Bir gün Hotle des Anglais’de kendileriyle beraber saat beş kahvaltısını ederken:

“Aman çabuk şu giden adama bakınız. Şimdi kapının yanında duruyor. Her halini dikkatle tetkik ediniz” diye haykırdı bana.

“Niçin ama?”

“Kim olduğunu biliyor musunuz?”

“Evet. Siz gelmeden önce burada birçok günler geçirdi. Dediklerine göre işten çekilmiş, yaşlı, fakat çok zengin bir Lyon’lu ipek fabrikatörüymüş. Dünyada yapayalnız kaldığını tahmin ediyorum, zira daima kederli ve dalgın bir hali var. Hiç kimseyle de konuşmuyor. Adı ThophileMagnan’dır.”

Smith’in o mösyö Magnan hakkında gösterdiği ilginin nedenini bana açıklamasını bekliyordum. Fakat, bunu yapacak yerde karamsar düşüncelere daldı ve birkaç dakika hem benim varlığından, hem de etrafındaki dünyadan uzak kaldı. Ara sıra parmaklarını ipek gibi parlak, beyaz saçları arasından geçirerek, bu jestiyle sanki daha iyi düşünmesini kolaylaştırmak istiyor, kahvaltısının soğumakta olmasına aldırış etmiyordu.

Nihayet:

“Gitti. Onu geri çağıramam tabii” dedi.

“Neyi geriye çağıramazsın?”

“Hans Anderson’un güzel, küçük hikayelerinden birini anlatacağım size. Bu hikayenin özeti şu. Bir çocuğun kafes içinde bir kuşu var. Kuşunu çok seviyor, fakat çocukluk kayıtsızlığı ile onu ihmal ediyor. Kuşun şarkılarına karşı ne bir alaka duyuyor, ne de şarkıları, kulağı işitiyor. Minicik hayvancık aç ve susuz kalıyor. Sesi gittikçe zayıflıyor, acı bir şikayetle doluyor. Sonunda ölüyor. Neden sonra kafesin yanına varan çocuğun yüreği vicdan azabıyla burkuluyor. Gözlerinden çeşme gibi yaşlar boşanarak arkadaşlarını çağırıyor, hep birlikte kuşu alıp büyük merasimle ve en şefkatli keder duyguları içinde gömüyorlar. Zavallı yavrucaklar bilmiyorlar ki bu hatayı işleyenler yalnız kendileri değil. O kuş gibi öten şairleri rahata kavuşturmayı düşünmeyerek ölüme kadar aç bırakanlar ve sonra cenaze törenlerinde, namlarına dikilen anıtlara avuç dolusu para harcayan gafiller de vardır şimdi…”

Fakat, konuşmalarımızı kesenler oldu. O gece saat ona doğru Smith’e uğradım, kendisiyle beraber sigara ve sıcak İskoçya viskisi içmek üzere yukarıdaki küçük salonuna aldı. Rahat koltukları, neşeli lambaları, ocağında mevsimin zeytin dalları yanan önü açık samimi şöminesi ile pek iyi döşenmiş yerdi burası. Dışarıda sahilde vuran dalgaların fışırtısı bu zevki okşayan şeyleri tamamlıyordu. Halinden memnun bir tembellik içinde şundan bundan bahsederek ikinci viski kadehini de yuvarlandıktan sonra Smith:

“Şimdi, ben ilgi çekici bir hikaye anlatmak için, siz de dinlemek için uygun şekilde hazırlanmış sayılırız” dedi. “Bu, yıllardan beri devam eden bir sırdı. Benimle başka uç kişi arasında bir sır. Fakat, şimdi bu sırrın mühür mumunu koparıyorum işte. Koltuğunuzda rahat mısınız?”

“Fevkalade. Devam ediniz.”

Bana anlattıklarını onun ağzından aşağıya geçiriyorum:

Bir hayli zaman önce, genç bir ressamdım ben. Doğrusu, henüz pek toy bir ressam. Şurada burada krokiler çizerek Fransa köylerinde dolaşıp duruyordum. Biraz sonra, aynen benim yaptığım şeyleri yapan gayet hoş iki Fransız genci ile tanıştım. Birbirimizden ayrılmaz olduk. Fakirliğimiz kadar mesut ya da mesut olduğumuz kadar  fakirdik. Bu iki ifade şeklinden hangisini isterseniz kabul edebilirsiniz. Claude Frere ile CarlBoulanger-bahsettiğim delikanlıların adlarını açıklıyorum- olasıya sevimli arkadaşlardı. Fakirliğe güleryüz gösteren en ışıklı bir zekaya sahiptiler. Hava nasıl olursa olsun keyiflerini hiçbir şey bozamıyor, hoşça vakit geçirmenin yolunu daima bula biliyorlardı. Nihayet meteliğe kurşun atar bir halde güç bela, bir breton köyüne sığındık. Orada rastladığımız bizim kadar fakir bir ressam bizi evine aldı ve düpedüz açlıktan mortayı çekmekten kurtardı. Bu ressamın adı FrançoisMillet’ti.

“Ne? O meşhur François Millet mi?”

“Meşhur mu? O tarihte bizden daha meşhur değildi herhalde. Kendi öz köyünde bile henüz bir şöhret sayılmıyordu. O kadar fakirdi ki bizi doyurmak için şalgamdan başka bir şey bulamıyordu. Şalgama dahi hasret çektiğimiz günleri hatırlayabilirim. Dördümüz dünyanın en samimi arkadaşları olduk. Birbirine canla başla bağlı, bir içtikleri su ayrı gitmeyen can ciğer arkadaşlar, hep birlikte büyün enerjimizle çalışarak durmamacasına eser meydana koyuyorduk. Tablolarımız artık bir yığın halini almıştı. Ama, bunlardan bir ikisini nadiren satmaya muvaffak oluyorduk. Hep bir arada zevkine doyulmaz saatler geçiriyorduk şüphesiz ama, ara sıra ne müthiş para sıkıntısı içinde kıvrandığımızı da bir Allah bilir, hani! Bir süre işler bu minval üzerinde sürüp gitti. Bir gün Claude:

“Çocuklar, bıçak kemiğe dayandı” dedi. “Ne demek istediğimi anlıyor musunuz? Artık son günlerimizi yaşıyoruz. Herkes bize karşı cephe alıyor. Bütün millet sanki aleyhimizde kumpas kurmuş. Köyü baştan başa dolaştım, gördüğüm manzara aynen size anlattığım gibi. Borçlarımız ödenmedikçe bize bir tek santimlik kredi vermeme kararı almışlar.”

Hepimizin damarındaki kan donar gibi oldu. Korku, çehrelerimizde renk bırakmadı. Halimiz dumandı. Uzun bir sessizlik oldu. Nihayet Milletgöğüs geçirerek:

“Benim aklıma hiçbir çare gelmiyor. Siz bir şeyler düşününüz çocuklar” dedi.

“Ayıp bir şey doğrusu!” dedi. “Şu meydana getirdiğimiz tuvallere bakınız bir kere! İsim tasrihine gerek yok. Avrupa’daki herhangi iyi bir ressamın hünerlerinden aşağı olmamak üzere bir yığın eser! Buralarda gezip tozan birçok ecnebiler de aynı şeyi, veya ona yakın sözler söylemediler mi”

Millet: “Ama bir şey satın almadılar” dedi.

“Onun önemi yok, dediler ya! Ve doğruydu bu. Senin sıradaki Angelus’una bak bir kere! Anlamak istiyorum acaba…”

“Oh, Carl ! Neler geveliyorsun sen! Angelus’uma sadece beş frank teklif ettiklerinden haberin var mı senin?”

“Ne zaman?”

“Kim verdi bu parayı?”

“Nerede o teklifi yapan?”

“Neden kabul etmedin sanki?”

“Durunuz canım, hepiniz birden konuşmayınız. Daha fazla vereceğini tahmin ettim. Emindim vereceğinden. O etkiyi bırakmıştı üzerimde. Onun için sekiz frank istedim.”

“Pekala, sonra ne oldu?”

“Hay Allah kahretsin o herifi! Fakat François…”

“Oh, biliyorum, biliyorum! Bir hataydı yaptığım sersemliğime doymayayım. Ama, doğru yaptığımı

sanıyordum. Siz de kabul edersiniz ki…”

“Evet, evet, orasını biliyoruz, üzülmene gerek yok. Bununla beraber bir daha böyle bir sersemlik yapmamaya dikkat etmelisin.”

“Ben mi? Şu sırada, birisi karşıma çıkıp o tablom için bana bir kabak teklif etse razıyım.”

“Kabak mı? Bu kelimeyi keşke söylemeseydin, ağzımın suyunu akıttın. Daha az iç kabartıcı şeylerden bahset rica ederim.”

“Çocuklar” dedi Carl. “Bu tablolar değersiz midir? Bu soruma da cevap verin.”

“Değildir.”

“Değerleri çok büyük ve çok yüksek değil midir? Bu soruna da cevap verin.”

“Evet.”

“Bence o kadar büyük ve yüksektir ki, altlarında meşhur bir imza bulunsa fevkalade yüksek fiyatlara müşteri bulabilirler. Öyle değil mi?”

“Elbette öyle. Kimsenin bundan şüphesi yok.”

“Şaka etmiyorum. Gerçek durum söylediğim gibi değil midir?”

“Elbette öyledir dedik ya! Biz de şaka etmiyoruz. Fakat ne demek istiyorsun? Maksadın ne? Gerçeğin öyle olmasından bize ne fayda?”

“Bize şu şekilde faydası olabilir, arkadaşlar. Tablolarımıza meşhur bir isim takarız.”

Carl oturarak:

“Şimdi size gayet ciddi bir teklifte bulunacağım” dedi. “Bu, düşkünler evine kapatılmaktan bizi kurtaracak tek çaredir. Mükemmel sonuçlar vereceğine de inanıyorum. İnsanlık tarihinde, yıllardan beri pek çok emsali olan vakıalara dayanarak bu fikri ortaya atıyorum. Projenin hepimizi zengin edeceğinden eminim.”

“Zengin mi? Sen aklını kaçırdın galiba.”

“Hayır kaçırmadım.”

“Evet kaçırdın. Düpedüz kaçırdın aklını. Evvela zengin kelimesinden ne kastediyorsun?”

“Adam başına yüz bin frank.”

“Kaçırmış aklını. Kaçırdığını biliyordum zaten.”

“Evet kaçırmış. Carl, çektiğimiz mahrumiyetlerin, sana pek ağır geldiğini anlıyoruz.anlıyoruz…”

Carl, bir uyku ilacı al ve hemen yatağına gir yat.”

“Evvela başını sarın, başını sarmak şart.”

“Hayır, topuklarını sarın. Haftalardan beri başı nasıl olsa hapı yuttu. Bunun farkındayım.”

Millet, göze batan bir sertlikle “Susacak mısınız siz!” diye bağırdı. “Bırakınız çocuğu ne diyecekse desin. Haydi Carl, projenin anlat bakalım. Nedir o tasarladığın?”

“Pekala, anlatayım. Evvela, söze başlarken, insanlık tarihindeki şu esaslı noktaya dikkatinizi çekmek isterim. Büyük sanatçıların değerleri daima aç kalıp öldükten sonra takdir edilmiştir. Bu o kadar sık rastlanan bir olaydır ki, bir kanun hükmünü taşıdığını bile söyleyebilirim. Bu ihtimale uğramış her büyük sanatçının değeri öldükten sonra mutlaka tanınacak ve eserleri yüksek fiyatlara satılacaktır. Binaenaleyh projem şudur: Piyango çekmek suretiyle içimizden biri ölecek.”

“Evet, ötekiler ve bizzat kendisini kurtarmak için birimizin ölmesi lazım. Kimin öleceğini kararlaştırmak için piyango çekeriz. O kurada isabet eden, meşhur olacak ve onun sayesinde hepimiz zenginliğe kavuşacağız. Susunuz, şimdi susunuz, sözümü kesmeyiniz. Ne söylediğimi biliyorum diyorum size. Fikrim şu: Önümüzdeki uç ay zarfında ölecek olan, bütün gücünü sarf ederek durmadan resim yapacak, elinde bulunan stoku mümkün olduğu kadar çoğaltmaya bakacak. Yapacağı tablo değil, hayır. Birçok skeçler karşılayacak, etütler meydana getirecek, etüt detayları hazırlayacak, her birinden bir düzine kadar fırça darbesi dolaştıracak, işte o kadar. Manasız şeyler ama paralı görülecek, her parçanın üzerinde. Cümlesinden kendine has yeni bir tarz, bir özellik çeşnisi bulunmak ve kolayca zevkine varılacak vasıfta olmak üzere bunlardan elli tane kadar imal edecek. Biliyorsunuz ki bugün aranılan, meşhur imzalara ait bu gibi ıvır zıvır şeylerdir. Büyük ressam öldükten sonra, dünya müzelerine devredilmektedir üzere, bu saçmalıklara hafsalanın almayacağı fiyatlar veriyorlar. Bu maldan bir ton hazırlamalıyız. Evet, bir ton! Ve ölecek arkadaş bu işle meşgulken, biz onun çok hasta olduğu haberini yayarak Paris’teki tablo alıcılarına kendisini tanıtmaya, onları mukadder akıbete hazırlamaya çalışacağız. İş iyice kıvama gelince, birdenbire ölüm haberini vereceğiz. Şerefli bir cenaze merasimi yapacağız. Felaketi herkese duyuracağız. Fikrimi kavrayabiliyor musunuz?”

“Hayır. Daha doğrusu tamamıyla değil.”

“Tamamıyla değil mi? Anlamıyor musunuz? Arkadaşımız gerçekten ölmeyecek. Sadece ismini değiştirip ortadan kaybolacak. Merasimle bir mankeni gömeceğiz. Hayali bir ölü için sözde ağlayıp sızlayacağız. Ve bütün dünya bizimle beraber olacak. Şunu da…”

Fakat sözünü bitirmesine imkan vermedim. Hepimiz çoşkunca hurralarla kendisini alkışlıyorduk. Sıçrıyor, odada dans ediyor, bir sevinç ve şükran taşkınlığı içinde birbirimizin boynuna sarılıyorduk. Açlığımızı bile duymadan saatlerce bu büyük plandan bahsettik.

O haşmetli cenaze merasimini ve arkadaşımızın ölüsünün bütün dünyada ne büyük bir sarsıntı yarattığını hatırlarsınız herhalde. İki dünyanın en tanınmış simaları teessürlerini bildirmek üzere nasıl koşup gelmişlerdi. Hala birbirimizden ayrılmayan dördümüz tabutu omuzlarımızda taşıyorduk, başkalarının yardımda bulunmasını kabul etmiyorduk. Bu şekilde hareket etmekte haklıydık, zira içinde balmumundan bir mankenden başka bir şey yoktu. Yabancı tabut taşıyıcılar sikletin hafifliğinden kuş kullanabilirlerdi. Evet artık ebediyen uzaklaşmış olan o eski, güç dönemlerde her türlü mahrumiyetlere seve seve katlanan biz, dört arkadaş taşıyorduk ta…”

“Dört mü? Hangi dört.”

“Biz dördümüz, zira Millet de kendi tabutunu taşımakta bize yardım ediyordu. Tabii, kıyafetini değiştirerek, sözde uzak bir akrabamız oluyordu.”

“Doğrusu hayretten ağzım açık kaldı bu işe!”

“Bu işitilmemiş, akla havsalaya sığmayacak bir hikaye…”

“Evet aşağı yukarı öyle.”

“Peki Millet ne oldu?”

“Size bir sır açıklarsam, ağzınızı sıkı tutabilir misiniz?”

“Elbette.”

“Bugün yemek salonunda bir seyyah hakkında dikkatinizi çektiğini hatırlıyor musunuz? İşte, François Millet‘in ta kendisiydi o adam.”

“Nee? Aman Allahım!”

“Evet öyle. Kırk yılda bir, dahiyi ölmeden önce açlığa mahkum edip, hakkı olan paralarla başkalarının ceplerini doldurmadılar. Güzel şarkı söyleyen bu kuşun yüreğindeki ahenkleri vurdumduymazlık tan gelerek sadece muhteşem bir cenaze töreni ile işin içinden sıyrılamadılar. Çünkü tedbirlerimizi ona göre aldık.”

Avatar
Metin BaşaranDiğer Yazıları
BENZER KONULAR
YORUM YAZ

istanbul escort

istanbul escort

ankara nakliyat

escort istanbul