DESCARTES VE SOFİE ÜZERİNDEN BİR FELSEFİK YOLCULUK

16 Haziran 2019 207 views 1

Felsefe; kimilerine göre safsata, kimilerince bilimin dürtüsü. Öyle ya da böyle. Felsefe Thales’le başlar. Bilinmezlikler anlaşılmaya çalışılır. Felsefeyi Thales öncesi ve sonrası olarak Antik Çağ’da bir yere oturturuz. 1500’lere geldiğimizde “farkındalık aşaması” başlar. Descartes’le karşılaşırız. Size Jostein Gaarder’in SOFİE’NİN DÜNYSI adlı kitabının Descartes bölümünü anlatıyorum. Bir sonraki anlatımımız Kant olacak. Uzun ve zor yazı; felsefe de öyle…. Bertrand Russel’in dediği gibi; “Felsefe bilim ile teoloji arasına sıkışmış hiç kimsenin dünyasıdır.”

Alberto kalktı, kırmızı pelerinini de çıkartıp bir sandalyeye koydu ve tekrar kanapeye kuruldu.

“Rene Descartes 1596’da doğdu ve ömrü boyunca Avrupa’da dolaştı durdu. Henüz genç yaştayken hem insanın doğasını hem de evreni kavramak için büyük bir istek duymaya başlamıştı. Ama felsefe okuduktan sonra asıl farkına vardığı şey, kendi bilgisizliği oldu.”

Sokrates gibi mi?”

“Evet, hemen hemen. Ayrıca Sokrates gibi o da kesin bilgiyi ancak aklın sağlayabileceğini düşünüyordu. Eski kitaplarda yazanlara güvenmekle yetinemeyiz. Hatta kendi duyularımızın bildirdiklerine de güvenemeyiz.”

Platon da bu görüşteydi. Güvenilir bilginin yalnızca akıldan geleceğini söylemişti.”

“Aynen. Soktrates ve Platon’dan çıkan bir düşünce çizgisi Augustinus’tan geçerek doğruca. Descartes’e ulaşır. Bunların hepsi de açıkça rasyonalistti. Aklı, bilginin yegane güvenilebilir kaynağı sayıyorlardı. Kapsamlı araştırmalar yapan Descartes sonunda Ortaçağ’dan aktarılan bilginin temel alınmayacağını fark etti. Belki bu bakımdan da Atina’nın Pazar yerinde karşısına çıkan genel ve yaygın kanıya bel bağlamayan Sokrates’le karşılaştırabilirsin onu. Peki bu durumda ne yapılabilir Sofie? Söyleyebilir misin bunu bana?”

“Kişi kendi başına felsefe yapmaya başlar.”

“Öyle. Sokrates nasıl ömrünü Atinalılarla konuşarak geçirdiyse, Descartes de Avrupa’yı dolaşmaya karar verdi. Kendi deyişiyle, o andan başlayarak ya kendi içinde ya da ‘dünyanın büyük kitabında’ bulacağı bilimi aramak istemişti. Bu yüzden, Orta Avrupa’nın çeşitli bölgelerine gidebilmek amacıyla orduya katıldı. Daha sonra birkaç yıl da Paris’te kaldı. 1629’da gittiği Hollanda’da yaklaşık yirmi yıl yaşayıp felsefi yazıları üzerinde çalıştı. 1649’da Kraliçe Kristina tarafından İsveç’e davet edildi. Ama ‘ayılar, buzlar ve kayalar ülkesinde’ zatürre oldu ve 1650 kışında öldü.”

“Yani sadece 54 yaşına gelebilmiş.”

“Ama ölümünden sonra da felsefe alanında büyük bir öneme sahip oldu. Descartes’ın Yeni Çağ felsefesinin kurucusu olduğunu söylersek, abartmış olmayız. Rönesans’ta insan ve doğa büyük bir coşkuyla yeniden keşfedildikten sonra, bir kez daha zamanın düşüncelerini tek bir bütünlüklü felsefi sistemde birleştirme ihtiyacı başgöstermişti. İlk büyük sistem kurucusu Descartes’tı. Onu Spinoza ve Leibniz, Locke ve Berkeley, Hume ve Kant izledi.”

“Felsefi sistem diye neyi kastediyorsun?”

“Baştan sona bütün önemli felsefi sorunları yanıtlamaya çalışan bir felsefeyi kastediyorum. Antik Çağ’da Platon ve Aristoteles gibi büyük sistem kurucu filozoflar çıkmıştı ortaya. Orta Çağ’da da Aristoteles felsefesi ile Hıristiyan Tanrıbilimi arasında bir köprü kurmak isteyen Aquino’lu Thomas yaşadı. Sonra doğa ve bilim, Tanrı ve insan hakkındaki eski ve yeni düşüncelerin birbirine karıştığı Rönesans dönemi geldi. Felsefe ancak 17.yüzyılda yeni düşünceleri felsefi bir sistem haline getirmeye girişti. Bunu ilk deneyen Descartes’tı. Daha sonraki filozof kuşakları için en önemli felsefi projeyi oluşturacak şeyin başlatıcısı oldu Descartes. Öncelikle ilgilendiği konu da neyi bilebileceğimiz, yani bilgimizinkesinliğiydi. Merak ettiği büyük soru ise bedenle ruh arasındaki ilişkiydi. Bu iki mesele daha sonraki yüz elli yıl boyunca felsefi tartışmaların odağında yer aldı.”

“Demek ki kendi zamanının çok ilerisindeymiş.”

“Ama zaten sorular da hazır bekliyordu o sıralar. Kesin bilgiye nasıl ulaşabiliriz sorusuna tam bir felsefi Şüphecilikle yaklaşanlar oldukça çoktu. Buna göre insanlar hiçbir şey bilmedikleri olgusuyla yaşamaya alışmak zorundaydı. Ama Descartes buna razı değildi. Çünkü eğer bunu yapmış olsa, gerçek bir filozof olamayacaktı. Burada da, Sofistlerin Şüpheciliğiyle yetinmemiş olan Sokrates’le bir paralellik görebiliriz. Tam da Descartes’ın yaşadığı dönemde yeni doğabilimi, doğa süreçlerini kesin ve tam bir şekilde betimleyecek bir yöntem geliştirmişti. Descartes bu durumda felsefi düşünümde de böyle kesin ve tam bir yöntemin olup olmadığı sorusuyla karşı karşıyaydı.”

“Ama bu meselelerden biriydi yalnızca. Yeni fizik, maddenin doğasını da sorgulamaktaydı -yani doğadaki fiziksel süreçlerin neye göre belirlendiğini sorguluyordu. Mekanik bir doğa anlayışını savunanlar da giderek çoğalmaktaydı. Ancak, fiziksel dünya ne kadar mekanik bir tarzda kavranırsa, ruh ve beden arasında nasıl bir ilişki bulunduğu sorusu da o kadar güncellik kazanıyordu. 17.yüzyıla kadar ruh daha çok bütün bir tür ‘yaşam soluğu şeklinde anlaşılmıştı. Zaten ‘ruh’ ya da ‘tin’ sözcüklerinin kökeninde ‘yaşam soluğu’ ya da ‘nefes’ kavramı yatıyor. Bütün Hint-Avrupa dillerinde böyle bu. Aristoteles’e göre ruh, bir organizmanın ‘yaşam ilkesi’ olarak bütün organizmaya yayılmış bulunuyordu; dolayısıyla bedenden çekip alınması düşünülemezdi. Bu durumda Aristoteles ‘bitki ruhu’ ve ‘hayvan ruhu’nun da olduğunu söylemişti. Filozoflar ancak 17.yüzyıldan itibaren ruh ve beden arasında kökten bir ayrım yapmaya başladı. Bunun nedeni de, bütün fiziksel varlıkların ve bu arada hayvan ve insan vücudunu mekanik süreçler halinde açıklanmakta oluşuydu. Ama insan ruhu da böyle bir ‘beden makinesi’nin parçası olabilir miydi? Eğer değilse neydi peki ruh? Ayrıca, ruhsal bir şeyin nasıl olup da herhangi bir mekanik süreci harekete geçirebildiğini de açıklamak gerekiyordu.”

“Çok tuhaf bir düşünce bu aslında.”

“Ne demek istiyorsun?”

“Kolumu kaldırmaya karar veriyorum -ve işte, gerçekten de kalkıyor kolun. Ya da otobüse koşmak istiyorum ve bacakların hemen trampet değnekleri gibi başlıyor yeri dövmeye. Bazen de üzücü bir şey düşününce, gözlerinden yaşlar boşalıveriyor. Demek ki bedenle bilinç arasında bilemediğimiz herhangi bir bağlantı olmalı.”

“İşte tam da bu meseleydi Descartes’ı düşündüren. Platon gibi o da tin ve madde arasında keskin bir sınır bulunduğu görüşündeydi. Ama tinin -ya da ruhun- bedeni nasıl etkilediği sorusuna yanıt verememişti Platon.”

“Ben de veremiyorum. Onun için de çok merak ediyorum Descartes’ın ne dediğini.”

“Kendi söylediklerine bakalım istersen” deyip Alberto masanın üzerinde duran kitabı aldı.

Yöntem Üzerine adlı küçük bir kitap bu. Descartes’ın burada ele aldığı soru, filozofun bir felsefi meseleyi hangi felsefi yöntemle çözmesi gerektiği. Doğabilimi kendine yeni bir yöntem geliştirmişti zaten.”

“Descartes önce şunu söylüyor: Açık ve kesin şekilde doğru olduğuna emin olmadığımız bir şeyi doğru kabul edemeyiz. Böyle bir bilgiye ulaşmak için yapmamız gereken belki de karmaşık bir sorunu olabildiğince küçük parçalara ayırmaktır. Öyleyse en basit düşünceyle işe başlayabiliriz. Diyebiliriz ki tek tek her düşünce ‘tartılıp ölçülecek’ -hani Galileiher şeyi ölçmek, ölçülmeyen şeyleri de ölçülebilir hale getirmek istiyordu ya, onun gibi işte. Descartes filozofların da basitten karmaşığa doğru ilerleyen içeceğine inanmıştı. Bu şekilde yeni bilgiler oluşturulabilecekti. Baştan sona sürekli bir hesap ve kontrolleri hiçbir şeyi unutmadığımıza emin olmak gerekiyordu. Ancak bu yoldan felsefi çıkarsamalarla ulaşılabilirdi.”

“Aritmetik ödevi gibi bir şey bu sanki.”

“Evet. Descartes ‘matematik yöntemini‘ felsefi düşünümde de uygulamak istemişti. Felsefi doğruları bir matematik önermesi gibi kanıtlamak amacındaydı. Sayılarla çalışırken kullandığımız aracın aynısını kullanmak istiyordu, yani aklı. Çünkü ancak akıl kesin bilgi sağlayabilir. Duyularımıza güvenemeyeceğimiz bellidir. Descartes’ın Platon’la benzerliğine değinmiştik. Matematik ve sayı ilişkilerinin duyulara göre daha kesin bilgi verdiğini Platon da söylemişti.”

“Ama felsefi sorunları bu şekilde yanıtlamak mümkün mü gerçekten?”

“Descartes’ın çıkardığı sonuca dönelim biz yine. Amacı varoluşun doğası hakkında kesin bilgilere ulaşmaktı ve ilk saptadığı şey de, başlangıçta her şeyden şüphe etmemiz gerektiğiydi. Felsefi sistemini kumdan bir kale olarak kurmak istemiyordu.”

“Temel sağlam olmazsa bütün ev yıkılır belki de.”

“Yardımına teşekkürler Sophie. Descartes aslında her şeyi şüpheli saymayı doğru bulmada da, prensip olarak her şeyden şüphe etmemiz mümkündür. Her şeyden önce, Platon ya da Aristoteles’i okumakla felsefi arayışımızda ilerleme sağlayacağımız hiç de kesin değildir. Bu şekilde belki tarihsel bilgimizin artırabiliriz, ama dünya hakkında yeni bir şey öğrenmiş olmayız. Descartes kendi felsefi araştırmasına başlamadan önce eski düşüncelerini bir kenara bırakmaya çok önem veriyordu.”

“Yani yeni bir ev yapmaya başlamadan önce eski malzemeleri inşaat alanından çıkarmak gibi mi”

“Evet. Yeni düşünce yapısının dayanıklı olacağından emin olabilmek için sadece yeni ve sağlam inşaat malzemeleri kullanmak istiyordu Descartes. Ama şüpheleri daha da derinlere gitmekteydi. Duyularımızın bize bildirdiklerine de güvenemeyeceğimizi söylüyordu. Belki de bizi deli yerine koyuyordu duyularımız.”

“Nasıl olabilir böyle bir şey?”

“Rüya gördüğümüzde de, gerçek bir şey yaşadığımızı sanırız. Peki uyanıkken edindiğimiz izlenimleri rüyadakilerden ayırt etmenin herhangi bir yolu var mı? Descartes şöyle yazıyor bu konuda: Konuyu iyice düşündüğümde, uyanık olmayı rüyadan kesin olarak ayırt etmeye yarayacak hiçbir belirti bulamıyorum. Ve devam ediyor: Bütün yaşamın da bir rüya olmadığından nasıl emin olabirim ki?”

“Dağdaki Jeppe de, Baron’un yatağında yatışını bir rüya sanmıştı.”

“Ve Baron’un yatağında yatarken de yoksul bir köylü olarak sürdürdüğü yaşamı bir rüya sandı. İşte bu yüzden Descartes sonunda her şeyden şüphe eder. Ondan önceki birçok filozof tam bu noktada felsefi araştırmayı noktalamıştır.”

“Pek bir yere varamamışlar öyleyse.”

“Ama Descartes bu sıfır noktasından başlayarak çalışmayı sürdürmeyi denedi ve şu bilgiye ulaştı: Her şeyden şüphe ediyordu ve kesinlikle emin olabileceği tek şey de buydu. Sonra da şunu fark etti: Çok emin olabileceği bir şey vardı ve bu da şüphe etmekte olduğuydu. Ama eğer şüphe ediyorsa, düşünüyor olmalıydı aynı zamanda ve eğer düşünüyorsa, düşünen bir varlık olduğu kesindi. Ya da kendi deyişiyle : cogito, ergo sum

“Ne demek oluyor bu?”

Düşünüyorum demek ki varım.”

“Bu sonuca varması bence hiç şaşırtıcı değil doğrusu.”

“Bu doğru. Ama böylece nasıl bir sezgisel güvenle kendini düşünen bir ben olarak kavradığını unutma. Hatırlarsan, Platon’a göre akılla kavradığımız şey, duyularla kavradığımıza göre daha gerçek bir varoluşa sahiptir. Descartes de böyle düşünüyordu. Kendini bir düşünen ben olarak kavradığı gibi, bir yandan da bu düşünen benin, duyularımızla bildiğimiz fiziksel dünyadan daha gerçek olduğunu anlamıştı. Ve Descartes buradan yola devam ediyor Sofie. Felsefi araştırması hiç de sona ermiş değil.”

“Sen de devam et öyleyse.”

“Descartes insanın düşünen bir varlık olması dışında, aynı sezgisel kesinlikle daha fazla bilgi elde edip edemeyeceğini sorar. Mükemmel bir varlık hakkında da açık ve kesin tasavvura sahip olduğunu fark eder. Bu tasavvura her zaman sahip olmuştur ve bunun kendinden kaynaklanamayacağı besbellidir. Mükemmel bir varlık tasavvuru kendisi mükemmel olmayan bir varlıktan kaynaklanamaz Descartes’a göre. Demek ki mükemmel varlık tasavvuru, bu mükemmel varlığın kendisinden çıkıyor olmalıdır -başka deyişle Tanrı’dan. Dolayısıyla Descartes için Tanrı’nın varlığı, düşünen birinin bir düşünen ben olması kadar apaçık bir şeydir.”

“Şimdi bana biraz fazla hızlı çıkarsama yapıyor gibi gelmeye başladı. Oysa işin başında çok dikkatliydi.”

“Zaten birçokları bunu Descartes’taki en zayıf nokta olarak görür. Ama sen çıkarsamalardan söz ediyorsun. Aslında burada bir ispat söz konusu değil. Descartes sadece hepimize bir mükemmel varlık tasavvuru bulunduğunu ve bu tasavvurun böyle bir varlığın olması gerektiğine işaret ettiğini ileri sürmüştü. Çünkü eğer mükemmel bir varlık var olmasa, mükemmel de olmazdı. Ayrıca, böyle bir varlık olmasa, biz de mükemmel varlık tasavvuruna sahip olamazdık. Çünkü biz mükemmel değiliz ve bu yüzden mükemmellik düşüncesi bizden kaynaklanamaz. Descartes’a göre Tanrı fikri doğuştan gelmedi. Bize doğarken katılmış bir fikir. ‘Tıpkı bir sanatçının eserine imzasını atması gibi’ diye yazmıştı Descartes.”

“İyi ama ben de fille timsahı birleştirip filsah diye bir şey tasavvur etsem, bu filsahın var olduğunu göstermez ki.”

“Descartes buna der ki, ‘filsah’ kavramı onun var olduğu anlamını kapsamıyor. Oysa ‘mükemmel varlık’ kavramı, bu varlığın aynı zamanda var olmasını gerektiriyor. Daire fikri nasıl çemberdeki bütün noktaların, merkeze aynı uzaklıkta bulunması olgusunu içeriyorsa, bu da Descartes için öyle kesin bir şeydi işte. Bu koşulu yerine getirmeyen bir daire olamaz. Ve eğer bir varlık, bütün özelliklerin en önemlisi olan varoluşa sahip değilse, ona da mükemmel varlık denemez”

“Ama bu da oldukça farklı bir düşünme biçimi.”

“Bu tipik bir rasyonalist düşünme biçimi. Sokrates ve Platon gibi Descartes da düşünme ile varoluş arasında bir bağ görüyordu. Bir şey düşünce için ne kadar açıksa, varoluşu da o derece kesindir.

“Şimdiye kadar kendinin düşünen bir kişi olduğunu ve ayrıca bir de mükemmel varlık olduğunu saptadı.”

“İşte bu başlangıç noktasından yola çıkıyor Descartes. Dış dünya hakkındaki bütün tasavvurlarımız, örneğin güneş ve ay, baştan sona rüya ürünü olabilirdi. Ama dış dünyada da akılla tanıyabileceğimiz bazı özelliklere sahiptir. Örneğin matematiksel ilişkiler, yani ölçülebilir şeyler: uzunluk, genişlik ve derinlik. Bu nicel özellikler de akıl için düşünen bir ben olması kadar belirgindir. Buna karşılık nitel özellikler olan renk, koku ve tat duyu organlarımızla bağlantılı şeylerdir ve aslında dış bir gerçekliği betimlemez.”

“Yani doğa bir rüya değil.”

“Hayır değil. Ve bu noktada da Descartes yeniden mükemmel varlık tasavvuruna dönmekte. Eğer akıl bir şeyi çok açık ve kesin şekilde biliyorsa -örneğin dış dünyadaki matematiksel ilişkilerde durum böyle- o zaman gerçek de böyle demektir? Çünkü mükemmel bir Tanrı bizi aldatıyor olamaz. Yani Descartes aklımızla bildiğimiz şeyin gerçek bir karşılığı olduğu konusunda “Tanrı’nın verdiği garantiye güveniyor.”

“Eh, peki. Şimdiye kadar kendinin düşünen bir varlık olduğunu ve bir de dış gerçekliğin bulunduğunu belirlemiş oldu.”

“Ama dış gerçeklikle düşüncelerin gerçekliği arasında nitelik farkı da var. Descartes artık gerçekliğin iki değişik biçimi olduğunu, başka bir deyişle, iki töz bulunduğunu kabul edebilir. Bu iki tözden biri düşünce ya da ruh, diğeri ise uzam ya da maddedir. Ruh tümüyle bilinçli bir şeydir, uzamda yer almaz ve bu yüzden de daha küçük parçalara bölünemez. Buna karşılık madde sadece uzamsaldır, uzamda yer kaplar ve bu yüzden de daima daha küçük parçalara bölünmesi mümkündür, ama bilinçli değildir. Descartes’a göre her iki töz de kaynağını Tanrı’dan almıştır, çünkü sadece Tanrı başka bir şeye bağımlı olmadan var olabilir. Ama her ne kadar düşünce ve uzamın ikisi de Tanrı’dan kaynaklansa da, birbirinden bağımsızdır bu tözler. Düşünce madde karşısında özgürdür ama bunun tersi de geçerlidir. Maddi süreçler de düşünceden tamamıyla bağımsız olarak gerçekleşir.”

“Ve böylece Tanrının yarattığı şeyler ikiye bölünmüş oldu.”

“Aynen. Descartes’ı düalist bir düşünür olarak sınıflandırıyoruz. Yani tinsel ve uzamsal gerçeklik arasında keskin bir ayrım yapıyor. Örneğin Descartes’e göre sadece insanın ruhu vardır. Hayvanlar baştan sona uzamsal gerçekliğe ait varlıklardır. Yaşayış ve hareketleri tümüyle mekaniktir. Descartes’ın gözünde karmaşık otomatlardı hayvanlar. Uzamsal gerçekliği de buna uygun şekilde, tamamen mekanik bir yaklaşımla kavramıştır -tıpkı materyalistler gibi.”

“Ama ben Hermes’in bir makine ya da otomat olduğunu sanmıyorum. Herhalde hiç hayvanları sevmemiş Descartes. Ya biz? Biz de mi otomatız?”

“Hem evet hem hayır. Descartes’ın bu konuda vardığı sonuç, insanınhem düşünen hem de uzamda yer kaplayan bir çifte varlık olduğuydu. Yani insanın hem bir ruhu vardır hem de uzamsal bir bedeni. Augustinus’tan ve Aquinalı Thomas da buna benzer bir düşünceyi dile getirmişti. İnsanın hayvanlar gibi bir bedeni, ama melekler gibi de bir tini olduğuna inanıyorlardı. Descartes’ın gözünde insan bedeni ince bir mekanik yapıydı. Ama insanın bedenden bağımsız davranabilen ruhu vardı bir de. Bedensel süreçler böyle bir özgürlüğe sahip değildir, kendi yasalarına uymak zorundadır onlar. Ama akıl aracılığıyla düşündüğümüz şeyler bedende gerçekleşmez. Uzamsal gerçeklikten bağımsız olan ruhta gerçekleşir. Belki şunu da ekleyebilirim: Descartes hayvanların da düşünebileceği olasılığını hiç hesaba katmış değildi. Ama eğer düşünebiliyorlarsa, düşünme uzam arasındaki aynı ikilik onlar için de geçerli olmak zorundadır.”

“Bundan bahsetmiştik. Otobüse koşmaya karar verirsem, bütün bu otomat harekete geçiyor. Ama buna rağmen otobüsü kaçırırsam, gözlerim yaşarıyor.”

“Ruh ve beden arasında hep böyle bir karşılıklı etkileşme olduğunu Descartes bile reddetmemişti. Ruh bedende oturduğu sürece, diyordu, özel bir organ olan beyin, bedenle, bir salgı aracılığıyla bağlantı halindedir. Tın ve madde arasındaki etkileşim burada gerçekleşir. Bu yüzden ruh sürekli bedenin ihtiyaçlarıyla ilgili duygu ve izlenimler tarafından şaşırtılmaktadır. Amaç da aklın yönetimi ele almasını sağlamaktır. Çünkü karnım ne kadar kötü ağrırsa ağrısın, bir üçgenin iç açılarının toplamı hep 180 derece olacaktır.

(Yazar yoruldu; devam ederiz. Bundan sonrası Kant olacak.)

Avatar
Metin BaşaranDiğer Yazıları
BENZER KONULAR
YORUM YAZ

Avatar
YaGeS

Her sonun bir ilk başlangıcı vardır. Girişler biz insanları yorar, belki ilkler saçma gelebilir. Eğer bizler her saçmalığımızın gölgesinde ilkleriizle nihai yere ulaşırız .
Son her zaman birleştiri , kalıcı etkilidir . Evet denilen doğru söz “ben öldükten sonra zengin olacağım”Arthur bile alman filozofu 100 yıl sonra anlaşılmıştır ölümünden sonra.
Devam diyoruz inançlarımızla gücümüzü birleştirip tüm düşünsel enerjimizin bileşenleriyle yol bizim…..

istanbul escort

istanbul escort

ankara nakliyat

escort istanbul